9/02/2011
8/05/2011
Paslı Bir Defterden
hayali evimin hayali balkonunda,
hayali denizinin tam karşısına bir tabure çektim.
görmeyen gözlerimi kapattım,
işitmeyen kulağım dalgalarda,
koku almaktan aciz burnum havada,
titreyen ellerim çayıma doğru uzanırken
hissettim kasırgaları yatıştıran ılık meltemin dokunuşunu.
siper ettim kirpiklerimi gözlerime,
kimse göremedi mavisini.
kendi denizinde boğuldu yanaklarım,
meltem aldı götürdü saçlarımı
bir o yana, bir de bu yana…
ama sonunda düşüverdi bukleler hâlinde
geniş omuzlarıma.
tutturdum bir ritim törpüsüz tırnaklarıma,
çaldım nemli havadan,
bana ait olan ıslığı.
çektim içime kokusunu
yapraklarını henüz dökmüş güllerin.
kaynağı gözlerim olan dalgaların
kıyısı bellediği yanaklarımdan süzülüşünü izledim.
yaktım sigaramı,
paslı çakmağım elimde.
çektim içime kasvetli dumanı,
üfledim ondan kasvetli havaya.
bastırdım sigarayı kül tablasının kalbine,
söndürdüm ateşini.
yaslandım arkama,
sandalyemin gıcırtıları eşliğinde.
gökyüzü çekmiş mavisini denizden,
yeşilimsi bir renk bırakmış ardında.
merak ettim;
gökyüzü ne zaman çekecekti mavisini benim gözlerimden?
7/21/2011
Ve Ölüm Bir Adım Daha Atar
7/18/2011
London, 1802
England hath need of thee: she is a fen
Of stagnant waters: altar, sword, and pen,
Fireside, the heroic wealth of hall and bower,
Have forfeited their ancient English dower
Of inward happiness. We are selfish men;
Oh! raise us up, return to us again;
And give us manners, virtue, freedom, power.
Thy soul was like a star, and dwelt apart:
Thou hadst a voice whose sound was like the sea:
Pure as the naked heavens, majestic, free,
So didst thou travel on life's common way,
In cheerful godliness; and yet thy heart
The lowliest duties on herself did lay.
rahibinden satılık kilise
küçücüksün oysa.
henüz bir çocuk olduğunun farkında değil gibi, eline geçirdiğin her oyuncakla -minik bir araba, plastik bir tabanca belki- akıttığın salyadan ürperiyorum ben. o biriktirdiğin suyun önce eline ve oradan elindeki oyuncağa bulaşışından da.
küçücüksün oysa.
içimde biriktirdiğin bir yığın öfkeye inat, küçücük. itile itile ilerlemiş hep. itilerek ilerlerken, üzerine yapışanlarla büyüdüm sanmış. geçtiği her yerden bir parça katıp kendine, karşılığında bir damla zehirli su bırakmış. akıtabildiğince akıtmış zehirli suyunu gittiği yerlere, ve yolu bitince sonunda, onda kalanlar kendi bedenine karışmış. zehirli bir çamur olmuş artık, ve uğradığı her yere en kesif haliyle bulaşmış.
küçücüksün oysa.
sonunda batıcağımı bile bile bulaştırdım ellerimi çamura. sandım ki bedeni galip gelmiştir, izin vermemiştir zehrinin ona dokunmasına. kaldırsam bir iki kabuğu üstünden, pırıl pırıl bir mercan çıkar içinden. kaldırdığım kabuklar dağ gibi birikti yanımda. ve farkettim ki;
küçücüktüm oysa.
kalbi kelebeklendiğinde dünyayı devirebileceğini sanan güzel kız,
bak, küçücükmüşsün oysa.
güvenli sahiller selam dururken sana,
tek bir mercan için,
ne işin vardı ölesiye derin okyanuslarda.
Friendship is a blessing / Dr. Bill Denton

A lot of people go through life with only a few friends. It seems that some have less than that. They have no one on whom they can call in good times or bad. There is no one with whom to bounce ideas around, or to talk about deep and troubling subjects. They have no one to call in times of need or difficulty. They are at the mercy of life, standing alone.
Others seem to have a multitude of friends. Wherever they go, people know them, and like to be around them. They know exactly the person with whom to discuss the topics of inquiry and debate. Life is full of entertaining and invigorating relationships because it is full of friends.
Friendship is a blessing, and a friend is the channel through whom great emotional, spiritual, and sometimes even physical blessings flow. Friends can cheer us when we’re sorrowful or depressed. Friends can challenge us when we allow ourselves to get beyond our reasonable boundaries. Friends can motivate us when we’re ready to give in, and they can provide for us when life falls apart. They are there when all is well, and we want someone with whom to share life’s pleasant and memorable moments. We often just want them around to have a good time, to laugh, to act silly, to enjoy some mutually liked activity.
In how many ways have friends enriched our lives and made us feel loved, accepted, respected and cared for? Probably, too many to list, and the list grows daily.
It is safe to say that when God created the world and all the majestic things in it, when he streaked the heavens with radiant color and the earth with grand mountains and awe-inspiring canyons, when he painted the plains with waving grasses and erected noble forests of towering trees, he outdid it all by creating friends. Why not take a moment or two and thank someone today for being a friend to you?
May God bless you with all the friends you need, and may he turn you into a blessing by using you as a friend to others.
6/23/2011
Efendiniz Olmayan Şerefsizlere
1950'li yıllarında kan kasabası olarak bilinen bir yerdir burası. Günlerce oynadığı kabuktan kurtulduktan sonra bir iz bırakmıştır savaşların yarası. Karanlık köşelere sinmiştir insanları, hayvanları... Hatta çiçekleri bile siper etmiştir yapraklarını dallarına.
Kendi köşenize sinmişken siz, biri seslenir yine:"Bakar mısınız?" Evet, size diyordur. "Bakmaz mıyım..." Bakarsınız. Belki bir adres sorar size, ömrüm boyunca ayrılamadım bu kasabanın şu köşesinden diyemezsiniz.
Canınız sağ olsun.
Bir yabancı... Bir değil; birsürü yabancı vardır şimdi kasabada. 1950'lerinizin kabusunu geri getirebilecek kadar kötü insalar mı onlar? Tanıyamazsınız. Nereye gitseniz size seslenirler. Yabancılar işte, nereden bilecekler burayı?
Bakarsınız adamın biri almış kolunun altına iki rus fahişeyi, her zamparaya yakışır bir sırıtışla kim bilir kaç kişiyle kirlenmiş olan yatağına götürüyor. Siz der misiniz "Zavallı yatağa düpedüz tecavüz ediyor." diye?
Sokak kenarlarında kadınlar... Yüzlerini ancak sigaralarının dumanına kavuşmak için yaktıkları kibrit ateşilerinde görebilirsiniz. Kibriti tek bir hareketle söndürüşlerini ve... Ve karanlıktan bir duman gibi açık havaya süzüldüklerini.
Burası edepsiz bir kasabadır ve 1950'lerini farklı yollardan tekrar ediyordur. Yatak altında, sokak köşelerinde, kıraathanelerde vs. veriyordur savaşını. Bir kere işgal etmiştir yabancılar bu kasabayı. Kanınızın çorbasını içmişlerdir, kana kana. Şimdi ise burayı edepsizleştirerek yok ediyorlardır. Dışarıdan görenin surat ekşiteceği türden.
Evinizin kapısını açarsınız. Tam o sırada biri der:"Pardon?" Ne yazik ki "Efendim?" dersiniz, efendiniz olmayan şerefsizlere.
Don't Kişot
Merhaba, tatlı bayan. Nihayet uykunu aldığını düşünüyorum. Gözlerini açıyorsun yavaş yavaş. Korkma, geç olmadı. Yarım saat daha uyudun. İhtiyacın olan da bu kadarmış.
Kalkıyorsun yataktan sen şimdi, itiraz etmeden. Topluyorsun güzel saçlarını, yıkıyorsun güzel ellerini, yüzünü... Değiyor tenine yumuşak havlu. En az ellerin kadar yumuşak olan havlu bu.
Dışarıdan mutlu gözüken, tatlı bayan. Benim tanıdığım en güçlü kadın, en kadınsı kadın. Ne kadar güçlü olsan da, bir kuş kadar kırılgansın.
Yazdın... Sayfalarca yazdın. İçindekileri döktün bulduğun her satıra. Yaralı kalbini çizdin kirli taşlar üzerine. O kalp yaralıydı, evet; ancak hiçbir zaman kirlenmedi, kararmadı kötü düşüncelerle. Hep parladı. Ve gördüğüm kadarıyla hâlâ parlıyor.
Uçmalısın, tatlı bayan. Şu her sabah seni bulutların arasından kucaklayan güneş kadar sıcak gülümsemene ihtiyacı var bu dünyanın. Sana ihtiyacı var dünyanın. Zaman kalemleri eline alıp savaş pozisyonuna geçme zamanıdır; ölüm zamanı değil. Pes etme zamanı da değil.
Arabanın radyosunu açsan da, duyacaksın sesimi. Okuyacaksın satırlarımı, paragraflarımı teker teker. Bak, çalıyor şarkı: "My blood, my soul is my enemy. My love, my life is poison to me. I know it's not how it's supposed to be, got no choice, no voice, I have no dignity."
Beni duyduğunu biliyorum, tatlı bayan. Bırak ellerinden zehri. Ne midene, ne kalbine yakışıyor. Kırmızı dudaklarını bir şişe zehir için aralamanı izleyemem. Buna izin vermeyeceğim, tatlı bayan. İç sesini dinle. Dünyada onca şey oluyorken, mutlu olmak için çok sebebin var.
Bu Benim Adımdır
Gece gömmem onu diye tutturmuştur,
Sürekli dalgalanmalarla
Deniz öğretti ona,
Nasıl çıkacağını kendinden,
Hem de hep kendi kalıp.
6/21/2011
Periler Ölürken Özür Diler
Periler birbirine düşman, pelerinler birbirine küs
Sana bugün bir mektup yazdım:
En çok
En çok güllerden sözettim
Saydam renksiz tutkun güllerden
Bir gül olmak korkusundan
Nedenini hatırlamıyorum ama ağladım
‘canım..’ diye başlanılıp
Vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası
Ruh parçası Aşk parçası
Buğu parçası Haz parçası
Vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası
Her ihtimale karşı kurşun kalemle yazılan
Ayrılık mektuplarını rüzgar taşır
Sen istesen gitmezsin
Sen bunu bana yapmazsın
Karanlığı aralık bıraksan içeri peri sızar
Sıkı sıkı kapatsan karanlığı
Ben sende mahsur kalırım
Sevişirken yüzüne düşen gözyaşım
Eski bir falcının sihirli küresi
Tut onu avucunda ve bana oku geleceğimi:
Serüvenler, aradenizler, araırmaklar, aşkla alevlenmiş günler mi?
Aşktan bana her mevsim çığ düşüyor
Kalbim aşka değil düştüğünde dar bir kuyuya düşüyor
İçinde kuğuların öpüştüğü bilinen öldürülmüş bir kuyuya
Yüzün yüzüme şüphesiz bir gizli geçitti
Saramadığım, beni saramayan bir fırtınaydı dizginsiz yüreğin gitti!
Bütün çocukluğumu çalıp da gitti.
Bir film adıydı değil mi: ‘herkes seni seviyorum der’
Ve bir şarkı adıydı: ‘bütün aşklar tatlı başlar’
‘şimdi uzaklardasın gönül hicran…’
hayati önemi olan acılardan başka ne kattık
birbirimizin yüreğine sevgilim: ‘gittiğn bu gidiş bence ölümden beter…
…’
yok bir köyde ilkkorku öğretmeniydim
dersimin adı: ölmek istemiyorum psikolojisi
öğrencilerimse: toprak ve ruh, eylem ve sis-
o kızlar arka sokaklarda yakışıklı oğlanların çirkin kalplerine yakın
kendimle savaşır ve ağlardım
bir gazeteydim:köşe yazarım: hüzün, magazin ekim: umut
sen istesen gitmezsin
sen bana bunu yapmazsın
kalbim göremeyeceğin bir köşede açan
bir yenik çiçek
kalbin ulu orta açmış bir sahte çiçek
Oysa söz vermiştik
Seninle birlikte kurtaracaktık rapunzel’i
İlk biz uyandıracaktık uyuyan güzeli ilk biz
Kırmızı başlıklı kız için kurtla dövüşecektik
Pamuk prenses’in cam tabutu başında en çok ağlayan biz olacaktık
(bugün ağlama!)
Hansel ve Gratel’e biz ormanda arkadaş olacaktık
Sen masallar severdin beni bir masala inandıracaktın
Sabahlara kadar kızmabirader de oynayacaktık
Çok uzak artık
Çok uzak
Çok uzak artık
Çok uzak
Çok geç olacak yarın. Yarın çok geç olacak. Çok geç olacak yarın. Yarın çok
olacak geç.
Yok olacak.
İnsan karanlıkta koklamamalı bir gülü
Kör olabilir tutkusundan
Bilsen öyle seviyorum ki seni
Bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda
Yağan yağmuru seyretmesi gibi;
Ah sevgilim
Bu masalın sonuna kan yazdın:
Ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin;
Ondan ölümümü diledin.
Mayıstı.
Seni o yüzden bağışladım!
Ben en çok mayısta su içerim
Ben en çok mayısta başımı öne eğerim
İçimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
Avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrendim ben
Ve teraslarda Leonard Cohen dinlemek en çok mayısa yakışırdı
Tiril tiril
bembeyaz bir giysiyle
Rüzgarda ayakların çıplak
Kolların saracak gibi mayısta ölüp dirilen tüm çiçekleri
Öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
Durmak
Durmak
Sevgilim periler ölürken özür diler
Sevgilim..
Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
Tam
Tam yaza girecekken
Yazın omzuna yüzünü dayayacakken
Çekip giden
Ayaklarının altından o son sığınak terası da
Acılarının velihatı Leonard Cohen de
Çekip gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
Yani.. anlıyor musun.. mayıstı..
Seni o yüzden bağışladım!
Bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
Biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
Ne güzel çocukluktu
Büyük çocukluktu yaptık işte
Ne yapalım, iki ömür odamıza hapsediliriz, cezamızı çekeriz, kulaklarımızdan değil yüreklerimizden çeker
Öğretirler bize
Yetişkinler gibi sevimsizce aşık olmayı, ama
Sevgilim periler ölürken özür diler
Sevgilim..
Hatırla, sana bileklerimi, sana dizlerimi
Sana topuklarımı sundum
Hatırla senin gözlerin çokulusluydu
Ve usluydu gözlerin
Bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
Bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
Telaşlanır, ağlar
Adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
Talanım!
Artanım!
Eksik kalanım!
Yarım kalanım!
Nasıl yedirdim ihanetini kendime
O dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
Her şey ama her şey elele mayıstı
Seni o yüzden bağışladım!
Uzanıp topraktan çıkardın beni
Tozumu sildin, hohladın, parlattın
Ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin;
Ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
Affını diledin.
Mayıstı. Mecburdum. Seni o yüzden bağışladım!
Ah sevgilim
Nihayet
Oyun biter ve yırtılır kapanırken perde
Cin düşmüş dolunaylarda ben peri
şan, sen gül
yabani.
Sevgilim
Periler ölürken özür diler
Kimi aşklar bitmesi için yaşanır
Sen bunları hiç önemseme
Git gülümse başkalarına
Beni burkulmuş bırak
Beni ısırılmış
Beni emilmiş
Sevgilim söylesene
Seni ne ağlatır
Sevgilim
Söylesene
Söz kalbine dokunabilmek için
Daha hangi biçime bürünsün
Sevgilim ağlarsan kalbin olduğuna inanacağım
Söyle seni ne ağlatır
Söylesene seni ben niçin bağışladım
Yani bir ayrılık sonrası suçlamaları
İade edilen buz tutmuş armağanlar
İade edilen öpüşmeler, sevişmeler
Çok özlediğin birinin ölümünü duymak gibi aniden
Çekip giden bir sevgili
Çekip giden bir düş
Çekip giden bir sıfır
Sana uzatılan
İlk sahte çiçeğin peşinden
Koşarak giden sen
İhanet bir kent adı mıdır sandın sevgilim
Senden sonraydı
Gökyüzüne teslim oluyordu ayışığı
Ah senin zarif parmaklarına dolanmış kuğular,
Ve kalbi delik bir melek sabahlıyordu
Yeryüzünde
Ümit:kurugül! Ümit:aksigül!
Biliyorum kavgada bile söylenmez bu söz ama söyleyeceğim:
Seniseviyorum
Bir insan ne sır verebilirdi ki gölgesine
Dağlar dağlarına dürüsttür
Dağlar sularına alev içercesine dokunurdu
Dağlar dağlarına bir kez bağlandı mı kendi doruklarından mahşeri vurgunlar yerdi
Dumanıyla
İsiyle,
Dermanıyla
İniyle,
İnlenen ismime nakış gibi işlenen yazık fermanıyla
Kapına dayanan tanrı misafiri sevdam
Aşkımla belalanan dağım!
Dağlara adak adamış bir toprağın yangınıyım ben de!
Bakma!
Kumumda tuz var
Bu dağ kanayacak
Aşkında ihanet var
Kalbim dağlanacak
Kızma korkma kaçma acıma ağlama utanma unutma
Ama sakın unutma Seniseviyorum
Ama senin kulağına eğilip
Dağ diye fısıldayan bu dudak
Ya elinden ya ayağından
Ya eteğinden ya alnından
Öfkelenme: öpmeyecek,
Mutlaka çok isteyecek öpmeyi fakat
Öpmeyecek, sen istemedikçe.
Sadece bir hayalet nehir gibi fışkırıp
Dört nala kan olup akacak göğsüne
Öfkelenme: senin değil
Ölü bir meleğin göğsüne
Sevgilim ağlarsan
Göz yaşların hatırlayacak
Sen ne çok şeyi unutmuşsun
Sevgilim
Söylesene
Külün de yanışının ardından ne kalır geriye
Bu kez ağla sevgilim
Ağla ki benzeyesin o yitik benzersizliğine
1-hala benden söz ediyor musun?
2-unutmak ne mümkün
3-biliyorum
4-orada olacak mısın?
5-Korkarım ki başka şansım yok. Vücudumu dolaşan tenim bunu söylüyor. Ağrıyorum. Her şeyi yitirmişim meğer, bütün eski fotoğrafları attım.
6-Hissettim bir yerlere fırlatıldığımı
Orada olacak mısın?
Bu mektubu yırt at.
Sen istemezsen gitmezsin. Sen bana bunu yapmazsın. Biliyorum.
Beni hatırlatacak ne varsa yırt at. Kalbini ve tenini ve dudaklarını…
Sevgilim periler ölürken özür diler
Sevgilim.
12/16/2010
God Bless
I prayed for the souls of sinners. May they be spared from lightning! 12/15/2010
Yazar Ne Yazar, Ne Yazmaz
Aslında yazar da bir müzisyendir.
Kalp hizasındaki cepte taşır yazar kalemini, tek ve hep olmalıdır o kalem. Yazar, her bulduğu kalemle yazmaz yazılarını. Onun kalemi apayrıdır. Kalemidir onun yoldaşı, sırdaşı. Kılıcından keskindir. Kılıç acısı bir anlıktır; kalemin acısı ise onun mürekkebiyle imzalanmış bir ölüm belgesidir adeta. Kalemidir onun ailesi. Acılarını dindiren bir ağrı kesicidir. Sert bir ağrı kesici... kâğıdına indirdiği her darbede biraz daha yumuşar.
Sizler kendinizi yazısına kaptırmış bir yazar gördüğünüzde irkilirsiniz. Bir yazarın portresi farklıdır. Kararlı bir şekilde kâğıdın üzerinde gidip gelen ve iki parmağının arasında azimle tuttuğu kalemiyle kafasını her saniyede biraz daha dolmakta olan beyaz kâğıda eğmiş, çatık kaşlı, dikkatini tamamiyle yazısına vermiş asi bir insan portresi... işte o insan gerçek bir yazardır. Yazmaktan, dans ettirmekten ziyade yaşar onlar yazdıklarını. Tüm iradesiyle boş kâğıda meydan okuyan o iki çift göz asil bakar. Siz bu sahne karşısında ürperirken, o ruhen sizden ayrı bir dünyadadır.
Ve işte diğer bir mucize; yazarın hayal gücü.
Kimi zaman renkli, kimi zaman siyah-beyazdır yazarların bakış açıları. Av arayan vahşi bir hayvandan ziyade; ilham arayan bir hayalperesttirler. Sizler gözlerinizi görmek istemediklerinize kapatırken, onlar gözlerini dört açarlar. Konuyu en ince ayrıntısına kadar incelerler. Sıkılmadan. Bir yazarın araştırmacı ruhu da olmalıdır. Kalemlerinin indirdiği her darbeyle biraz daha hayat bulan o beyaz kâğıt, her şeyi kapsamalıdır. Yeniliklere açık, anılarına sadıktır yazar. Yaşadıklarıyla tecrübeli bir bakışı vardır. Acısını, hüznünü, içinde biriktirdiği her şeyi kâğıdıyla ve kalemiyle paylaşır. Siz bilmezsiniz; kalemleri bilir onların neler çektiklerini.
Duyguları onlarla kovalamaca oynarken tedbirli davranırlar. Kâğıt üzerinde oradan oraya koşan duygularını nasıl kontrol altına almalıdırlar? Kâğıt üzerinde amansızca dans eden bu itaatkâr kalemin ritmi kaybetmemesi gerekir. Yazar duygularını sona yönlendirir. Ve iki yüzü de dolu olan kâğıdın sonuna, çıkmaz sokağa geldi duygular. Kalem ritmik bir şekilde son cümlelerini yazıyor:
"Ebe sobe!"
Tanrı'nın Tuvali
Siz sanırsınız ki ressamlık bir tuval üzerine iki karalama bir boya ile yaratılan eserin sahibi olmaktır. Oysa ressamlık bundan çok daha fazlasıdır. Bir ressam çizer, boyar, yaratır; bunun dışında ressamı tam anlamıyla ressam yapan diğer özelliği ise hayatın renklerini görebilmektir. Aslında her insan bir ressamdır. İster kendi hayatlarını olsun, ister başka bir hayatı olsun, insanlar hayatı renklendiren varlıklardır. Önemli olan tuvalin üzerindeki sahte boyalar değildir; asıl önemli olan tuvalin arkasındaki ilham kaynağıdır. Tuvalin önünün dolu olma sebebi ise ressamın tuvalin arkasındakini görmesidir.
Ressamlık daha siz küçük bir bebek iken başlar. Küçük bir bebeğin bile ilgisini çeker renkler. Bundan ötürü fıldır fıldır tarar etrafı o küçük, dünyaya yabancı, masum gözler: Dünya rengarenk. Ağaçlar, kuşlar, insanlar... bizim ressam ruhumuzu ortaya çıkarırlar.
Herhangi bir insan yapamaz; ama ressam yapar. Ressam tuvalini asla boş bırakmaz. Sizler hayatınızın siyah-beyaz karelerinden kaçarken, ressamlar siyahın ve beyazın da birer renk olduğunu düşünür. Ellerinde kalmış boya lekeleri ile dışarı çıkmaktan utanç duymazlar. Aksine, başları diktir. Tanrı'nın yarattığı bu nefes kesici resmi inceler; hüznü, mutluluğu, beraberliği, ayrılığı, aşkı ve tutkuyu biraraya toplayan... Belki biraz imrenme ile, belki biraz özlem ile... kaç ressamın harcı olabilecek bu resme... cebinden çıkardığı boya fırçasıyla bunu yapmanın ne kadar zor olacağını ölçercesine... Ellerinde kalmış boya lekelerine değecek bu gerçeğe...
Tuvalin arkasında ne olup bittiğini çok iyi bilen birinin eserine... peki ama bu resim nasıl olur da her şeyi en iyi şekilde gösterebilir? İçinde bulunduğumuz şu koca dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu gösteriyor bu resim. O küçük dünyada iyi kötü bunca insan beraber yaşıyor değil mi? Her ne kadar gittikçe korkunç bir hâl alsa da, bu dünyada birlikte yaşıyoruz.
Gözlerini kamaştıran bu tabloya bir kez daha bakar ressam. Ellerinde boya fırçalarıyla içlerinde kalan son imrenme kırıntılarını süpürürken o tuvale bakıyorlardır hâlâ. Bu efsanevi tuvale...
Tanrı'nın tuvaline.
Shame -> OUT
Akıcı yazmak için ağır şeyler yaşamak gerekirmiş. Her gün gözlerden kâğıda akan çok şeyi vardır bizlerin. Damarlarımızda akan kanımız gibi kalemin içine akıtırız mürekkebimizi. Cebimizden çıkardığımız hüzünlerle kumar oynarken, kazandığımız nekadar gülümseme varsa koyarız masaya. Ve ceplerimiz boş, çehrelerimiz silinik döneriz evlerimize.
Bilinçliyizdir; önce başlığı koyar, sonra yazarız yazımızı. Konudan sapmadan... sadık olduğumuz tek şeydir kalemimiz, kâğıdımız, konumuz...
"Kolumu kır, kalemimi kırma." derken biz, kalemimizin gözümüzün önünde iki ayrı parça hâline gelmesi gibi kâbuslar görürüz. Kalbimizdeki şehirleri sel almışken, küçük bir ilham tomurcuğu açar şehrimizin en kuytu bölgesinde. Göz yaşlarımız ile sular; kâğıdımızda yaşatırız.
Bir gün yine kumar masasındayızdır. Son bir umut diye inatlaşırken biz, rakibimizin aşk olduğunu görmüşüzdür. Elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmamıştır. Eli bağlı, ortaya kâğıdımızı, kalemimizi koymuşuzdur. Onları da kaybettiğimiz vakit cebimizden bir kâğıt çıkarmış, yenilgiyi kabullenip kalan tek silahımız ile, kalbimiz ile kâğıdımıza son bir nişan almışızdır.
Hedefi onikiden vurmanın verdiği yeni bir gülümseme ile kapanır gözlerimiz. Evet, gözü açık gitmeyen bizler bunun verdiği tebessüm ile biraz daha direnç kazanırız. Direnç kazanmak ise artı bir puandır.
... derken bir bakmışız başladığımız yerde; huzurlu bir hastane odasındayız.
yoksa yalan(lar)a mı mahkumsun?
Elini kolunu sallayarak geziyordun,
"yalan beni alt edemez."
Sonsuzluk işareti ile kelepçelendin.
Yazık ki üşüyoruz.
Yalanların kar fırtınasında,
bir kalemi tutamıyor iki parmak.
Üç harfin de yararı yokmuş.
Rüzgâr seni bile uçaracak kadar sert,
kâğıdın ne yapacak?
Sıcak günlerden biriktirdiğimiz yorgan ipleri nasıl ısıtacak bizleri?
Kardan hayatlar, kârdan hayatlar bir yana...
Çocuklarımız ne olacak?
Şapkaları çıkarın,
nefesini içinizde hissettiğiniz aşk çikolatadan değerliydi aslında.
Bildiniz,
bizler sadece birer hiç olduk.
Hellwoman
Woman I can hardly express, my mixed emotions at my thoughtlessness. After all I'm forever in your debt, and woman I will try to express. My inner feelings and thankfulness for showing me the meaning of success. Ooh, well, well. Woman I know you understand the little child inside of the man. Please remember my life is in your hands, and woman hold me close to your heart. However distant don't keep us apart after all it is written in the stars.
Woman please let me explain. I never meant to cause you sorrow or pain. So let me tell you again and again and again; I love you. Yes.
- I'm not the other girl like a fancy woman or The Other Boleny Girl. I can enamour men.
My Little Dead Man
Düşünmeyenin geleceği yok mudur? Düşüncesizce yapılan ufacık bir hareketle bile hem kendisinin hem de başkasının hayatını karartan insanların geleceklerine gelecek derseniz, gelmeyecek. Ufak bir hareketleriyle birden fazla kişinin hayatını mahvetmek ile bir iş yapmış oluyorlar ise, yaptıkları tek iş zamanı bir anlığına durdurmaktır. O bir an geçtikten sonra zaten zamanın farkına varılmaz.
Cinayet, bir insanın kalbini durdurmaktan ibaret değildir. Onun yanında sevenlerinin de kalbini durdurmak, bir hayatı çöpe atmak demektir. Kullanılmamış bir kâğıdı buruşturup bir kenara fırlatmak gibi. Kendi çöplüğünde çürüyen bedenlerini seyrederken ruhun çektiği acı nedir, bilemeyiz.
Cenazesinde kafalarınızı öne eğip, ayakkabılarınızın burnunu seyredeceksiniz. Ve birer birer dökülecek göz yaşları gözlerinizden. O yaşlarla sulayacaksınız toprağını, çiçeklerini. Siz sevenleri... sizler onu yaşatacaksınız.
Onunla ölmenizi isteseydi, şu an size gülümsemezdi.
Erkek//
Çürümüş muz kabukları arasında uyandığınızda derin bir nefes aldınız. "Rüyaymış" derken çöplüğünüzde gülümsemekten hiç mi utanmadınız?
4/07/2010
Vagues D'espoir
Sevmek ayrı; aldatmak ayrı bir oyundu. Unutmak oyun kuralıydı ve kurallar çiğnenmek içindi. Acı çekmek kolay değildi fakat her an karşınızdaydı. Zoru başarmış bulunmaktayız. Alkış almak hakkımız.Şükretmek gerekiyorsa buna; edeceğiz. Lakin küfretmemiz gerekiyorsa bunu seve seve yaparız. Ya biz acının eli bağlı mahkumlarıyız; ya da acı bize bir lütuf. Mutlu olmak gibi bir lüksümüz olsaydı, acıya küfredecek yüzümüz olurdu. Bize "ne hakla?" diye sorulduğunda vereceğimiz cevabı aylar öncesinden hazırlamak, olumsuz düşünmek değil midir?
Acı çekip, ağlayıp kendimizi avutabiliyorsak küfretmek değil şükretmek onaylanmıştır.
Kıvranan beynimizi düşünmeye zorlarsak lanetler yağdırdığımız şeyin sebebini anlarız. Keşkelerle boğduğumuz gururumuzu, suni tenefüsle kendine getiremeyeceğiz.
4/05/2010
Must Be In Business
Dans; iki kapılı bir şans olmalıydı. Dans ederken hayatı değil, sanki küçük bir dünyada dansı yaşarsın. Dans, bir hobiden, bir işten öte; bir gerçekti. Denilenleri duymadan müzikle yatıp kalkan dans.. Kıvrak bedenler aynı ya da farklı; fakat uyumlu bir şekilde hareket ederken hayat durmalı.Dans; hayatın acı gerçeklerini içinde barındıran o kan kırmızı şarabı içenlerin yasıdır. Yeniden hayat bulmaya yüz tutmuş bedenler; en acımasız danslarını sergiliyor şimdi. Zafer kuyularına ip atmış ruhları, zaferi taşıyor kollarında. Kan damarlarından ılık ılık akarken, bitmek tükenmek bilmeyen azmin terlerini döküyorlar.
Kaybedenler jiletleri ele almışken, birde zafer dansı yapmakla meşgul onlar.
Dansla grev yaptılar, yas tuttular; dansla solmuş bir gülü canlandırdılar. Çığlıklar kulağa müzik gibi geliyorsa, dans başlasın!
