9/02/2011
8/05/2011
Paslı Bir Defterden
hayali evimin hayali balkonunda,
hayali denizinin tam karşısına bir tabure çektim.
görmeyen gözlerimi kapattım,
işitmeyen kulağım dalgalarda,
koku almaktan aciz burnum havada,
titreyen ellerim çayıma doğru uzanırken
hissettim kasırgaları yatıştıran ılık meltemin dokunuşunu.
siper ettim kirpiklerimi gözlerime,
kimse göremedi mavisini.
kendi denizinde boğuldu yanaklarım,
meltem aldı götürdü saçlarımı
bir o yana, bir de bu yana…
ama sonunda düşüverdi bukleler hâlinde
geniş omuzlarıma.
tutturdum bir ritim törpüsüz tırnaklarıma,
çaldım nemli havadan,
bana ait olan ıslığı.
çektim içime kokusunu
yapraklarını henüz dökmüş güllerin.
kaynağı gözlerim olan dalgaların
kıyısı bellediği yanaklarımdan süzülüşünü izledim.
yaktım sigaramı,
paslı çakmağım elimde.
çektim içime kasvetli dumanı,
üfledim ondan kasvetli havaya.
bastırdım sigarayı kül tablasının kalbine,
söndürdüm ateşini.
yaslandım arkama,
sandalyemin gıcırtıları eşliğinde.
gökyüzü çekmiş mavisini denizden,
yeşilimsi bir renk bırakmış ardında.
merak ettim;
gökyüzü ne zaman çekecekti mavisini benim gözlerimden?
7/21/2011
Ve Ölüm Bir Adım Daha Atar
7/18/2011
London, 1802
England hath need of thee: she is a fen
Of stagnant waters: altar, sword, and pen,
Fireside, the heroic wealth of hall and bower,
Have forfeited their ancient English dower
Of inward happiness. We are selfish men;
Oh! raise us up, return to us again;
And give us manners, virtue, freedom, power.
Thy soul was like a star, and dwelt apart:
Thou hadst a voice whose sound was like the sea:
Pure as the naked heavens, majestic, free,
So didst thou travel on life's common way,
In cheerful godliness; and yet thy heart
The lowliest duties on herself did lay.
rahibinden satılık kilise
küçücüksün oysa.
henüz bir çocuk olduğunun farkında değil gibi, eline geçirdiğin her oyuncakla -minik bir araba, plastik bir tabanca belki- akıttığın salyadan ürperiyorum ben. o biriktirdiğin suyun önce eline ve oradan elindeki oyuncağa bulaşışından da.
küçücüksün oysa.
içimde biriktirdiğin bir yığın öfkeye inat, küçücük. itile itile ilerlemiş hep. itilerek ilerlerken, üzerine yapışanlarla büyüdüm sanmış. geçtiği her yerden bir parça katıp kendine, karşılığında bir damla zehirli su bırakmış. akıtabildiğince akıtmış zehirli suyunu gittiği yerlere, ve yolu bitince sonunda, onda kalanlar kendi bedenine karışmış. zehirli bir çamur olmuş artık, ve uğradığı her yere en kesif haliyle bulaşmış.
küçücüksün oysa.
sonunda batıcağımı bile bile bulaştırdım ellerimi çamura. sandım ki bedeni galip gelmiştir, izin vermemiştir zehrinin ona dokunmasına. kaldırsam bir iki kabuğu üstünden, pırıl pırıl bir mercan çıkar içinden. kaldırdığım kabuklar dağ gibi birikti yanımda. ve farkettim ki;
küçücüktüm oysa.
kalbi kelebeklendiğinde dünyayı devirebileceğini sanan güzel kız,
bak, küçücükmüşsün oysa.
güvenli sahiller selam dururken sana,
tek bir mercan için,
ne işin vardı ölesiye derin okyanuslarda.
Friendship is a blessing / Dr. Bill Denton

A lot of people go through life with only a few friends. It seems that some have less than that. They have no one on whom they can call in good times or bad. There is no one with whom to bounce ideas around, or to talk about deep and troubling subjects. They have no one to call in times of need or difficulty. They are at the mercy of life, standing alone.
Others seem to have a multitude of friends. Wherever they go, people know them, and like to be around them. They know exactly the person with whom to discuss the topics of inquiry and debate. Life is full of entertaining and invigorating relationships because it is full of friends.
Friendship is a blessing, and a friend is the channel through whom great emotional, spiritual, and sometimes even physical blessings flow. Friends can cheer us when we’re sorrowful or depressed. Friends can challenge us when we allow ourselves to get beyond our reasonable boundaries. Friends can motivate us when we’re ready to give in, and they can provide for us when life falls apart. They are there when all is well, and we want someone with whom to share life’s pleasant and memorable moments. We often just want them around to have a good time, to laugh, to act silly, to enjoy some mutually liked activity.
In how many ways have friends enriched our lives and made us feel loved, accepted, respected and cared for? Probably, too many to list, and the list grows daily.
It is safe to say that when God created the world and all the majestic things in it, when he streaked the heavens with radiant color and the earth with grand mountains and awe-inspiring canyons, when he painted the plains with waving grasses and erected noble forests of towering trees, he outdid it all by creating friends. Why not take a moment or two and thank someone today for being a friend to you?
May God bless you with all the friends you need, and may he turn you into a blessing by using you as a friend to others.
6/23/2011
Efendiniz Olmayan Şerefsizlere
1950'li yıllarında kan kasabası olarak bilinen bir yerdir burası. Günlerce oynadığı kabuktan kurtulduktan sonra bir iz bırakmıştır savaşların yarası. Karanlık köşelere sinmiştir insanları, hayvanları... Hatta çiçekleri bile siper etmiştir yapraklarını dallarına.
Kendi köşenize sinmişken siz, biri seslenir yine:"Bakar mısınız?" Evet, size diyordur. "Bakmaz mıyım..." Bakarsınız. Belki bir adres sorar size, ömrüm boyunca ayrılamadım bu kasabanın şu köşesinden diyemezsiniz.
Canınız sağ olsun.
Bir yabancı... Bir değil; birsürü yabancı vardır şimdi kasabada. 1950'lerinizin kabusunu geri getirebilecek kadar kötü insalar mı onlar? Tanıyamazsınız. Nereye gitseniz size seslenirler. Yabancılar işte, nereden bilecekler burayı?
Bakarsınız adamın biri almış kolunun altına iki rus fahişeyi, her zamparaya yakışır bir sırıtışla kim bilir kaç kişiyle kirlenmiş olan yatağına götürüyor. Siz der misiniz "Zavallı yatağa düpedüz tecavüz ediyor." diye?
Sokak kenarlarında kadınlar... Yüzlerini ancak sigaralarının dumanına kavuşmak için yaktıkları kibrit ateşilerinde görebilirsiniz. Kibriti tek bir hareketle söndürüşlerini ve... Ve karanlıktan bir duman gibi açık havaya süzüldüklerini.
Burası edepsiz bir kasabadır ve 1950'lerini farklı yollardan tekrar ediyordur. Yatak altında, sokak köşelerinde, kıraathanelerde vs. veriyordur savaşını. Bir kere işgal etmiştir yabancılar bu kasabayı. Kanınızın çorbasını içmişlerdir, kana kana. Şimdi ise burayı edepsizleştirerek yok ediyorlardır. Dışarıdan görenin surat ekşiteceği türden.
Evinizin kapısını açarsınız. Tam o sırada biri der:"Pardon?" Ne yazik ki "Efendim?" dersiniz, efendiniz olmayan şerefsizlere.
Don't Kişot
Merhaba, tatlı bayan. Nihayet uykunu aldığını düşünüyorum. Gözlerini açıyorsun yavaş yavaş. Korkma, geç olmadı. Yarım saat daha uyudun. İhtiyacın olan da bu kadarmış.
Kalkıyorsun yataktan sen şimdi, itiraz etmeden. Topluyorsun güzel saçlarını, yıkıyorsun güzel ellerini, yüzünü... Değiyor tenine yumuşak havlu. En az ellerin kadar yumuşak olan havlu bu.
Dışarıdan mutlu gözüken, tatlı bayan. Benim tanıdığım en güçlü kadın, en kadınsı kadın. Ne kadar güçlü olsan da, bir kuş kadar kırılgansın.
Yazdın... Sayfalarca yazdın. İçindekileri döktün bulduğun her satıra. Yaralı kalbini çizdin kirli taşlar üzerine. O kalp yaralıydı, evet; ancak hiçbir zaman kirlenmedi, kararmadı kötü düşüncelerle. Hep parladı. Ve gördüğüm kadarıyla hâlâ parlıyor.
Uçmalısın, tatlı bayan. Şu her sabah seni bulutların arasından kucaklayan güneş kadar sıcak gülümsemene ihtiyacı var bu dünyanın. Sana ihtiyacı var dünyanın. Zaman kalemleri eline alıp savaş pozisyonuna geçme zamanıdır; ölüm zamanı değil. Pes etme zamanı da değil.
Arabanın radyosunu açsan da, duyacaksın sesimi. Okuyacaksın satırlarımı, paragraflarımı teker teker. Bak, çalıyor şarkı: "My blood, my soul is my enemy. My love, my life is poison to me. I know it's not how it's supposed to be, got no choice, no voice, I have no dignity."
Beni duyduğunu biliyorum, tatlı bayan. Bırak ellerinden zehri. Ne midene, ne kalbine yakışıyor. Kırmızı dudaklarını bir şişe zehir için aralamanı izleyemem. Buna izin vermeyeceğim, tatlı bayan. İç sesini dinle. Dünyada onca şey oluyorken, mutlu olmak için çok sebebin var.
Bu Benim Adımdır
Gece gömmem onu diye tutturmuştur,
Sürekli dalgalanmalarla
Deniz öğretti ona,
Nasıl çıkacağını kendinden,
Hem de hep kendi kalıp.
6/21/2011
Periler Ölürken Özür Diler
Periler birbirine düşman, pelerinler birbirine küs
Sana bugün bir mektup yazdım:
En çok
En çok güllerden sözettim
Saydam renksiz tutkun güllerden
Bir gül olmak korkusundan
Nedenini hatırlamıyorum ama ağladım
‘canım..’ diye başlanılıp
Vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası
Ruh parçası Aşk parçası
Buğu parçası Haz parçası
Vazgeçilmiş bir sürü kağıt parçası
Her ihtimale karşı kurşun kalemle yazılan
Ayrılık mektuplarını rüzgar taşır
Sen istesen gitmezsin
Sen bunu bana yapmazsın
Karanlığı aralık bıraksan içeri peri sızar
Sıkı sıkı kapatsan karanlığı
Ben sende mahsur kalırım
Sevişirken yüzüne düşen gözyaşım
Eski bir falcının sihirli küresi
Tut onu avucunda ve bana oku geleceğimi:
Serüvenler, aradenizler, araırmaklar, aşkla alevlenmiş günler mi?
Aşktan bana her mevsim çığ düşüyor
Kalbim aşka değil düştüğünde dar bir kuyuya düşüyor
İçinde kuğuların öpüştüğü bilinen öldürülmüş bir kuyuya
Yüzün yüzüme şüphesiz bir gizli geçitti
Saramadığım, beni saramayan bir fırtınaydı dizginsiz yüreğin gitti!
Bütün çocukluğumu çalıp da gitti.
Bir film adıydı değil mi: ‘herkes seni seviyorum der’
Ve bir şarkı adıydı: ‘bütün aşklar tatlı başlar’
‘şimdi uzaklardasın gönül hicran…’
hayati önemi olan acılardan başka ne kattık
birbirimizin yüreğine sevgilim: ‘gittiğn bu gidiş bence ölümden beter…
…’
yok bir köyde ilkkorku öğretmeniydim
dersimin adı: ölmek istemiyorum psikolojisi
öğrencilerimse: toprak ve ruh, eylem ve sis-
o kızlar arka sokaklarda yakışıklı oğlanların çirkin kalplerine yakın
kendimle savaşır ve ağlardım
bir gazeteydim:köşe yazarım: hüzün, magazin ekim: umut
sen istesen gitmezsin
sen bana bunu yapmazsın
kalbim göremeyeceğin bir köşede açan
bir yenik çiçek
kalbin ulu orta açmış bir sahte çiçek
Oysa söz vermiştik
Seninle birlikte kurtaracaktık rapunzel’i
İlk biz uyandıracaktık uyuyan güzeli ilk biz
Kırmızı başlıklı kız için kurtla dövüşecektik
Pamuk prenses’in cam tabutu başında en çok ağlayan biz olacaktık
(bugün ağlama!)
Hansel ve Gratel’e biz ormanda arkadaş olacaktık
Sen masallar severdin beni bir masala inandıracaktın
Sabahlara kadar kızmabirader de oynayacaktık
Çok uzak artık
Çok uzak
Çok uzak artık
Çok uzak
Çok geç olacak yarın. Yarın çok geç olacak. Çok geç olacak yarın. Yarın çok
olacak geç.
Yok olacak.
İnsan karanlıkta koklamamalı bir gülü
Kör olabilir tutkusundan
Bilsen öyle seviyorum ki seni
Bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda
Yağan yağmuru seyretmesi gibi;
Ah sevgilim
Bu masalın sonuna kan yazdın:
Ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin;
Ondan ölümümü diledin.
Mayıstı.
Seni o yüzden bağışladım!
Ben en çok mayısta su içerim
Ben en çok mayısta başımı öne eğerim
İçimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar
Avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrendim ben
Ve teraslarda Leonard Cohen dinlemek en çok mayısa yakışırdı
Tiril tiril
bembeyaz bir giysiyle
Rüzgarda ayakların çıplak
Kolların saracak gibi mayısta ölüp dirilen tüm çiçekleri
Öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
Durmak
Durmak
Sevgilim periler ölürken özür diler
Sevgilim..
Kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
Bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
Eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
Tam
Tam yaza girecekken
Yazın omzuna yüzünü dayayacakken
Çekip giden
Ayaklarının altından o son sığınak terası da
Acılarının velihatı Leonard Cohen de
Çekip gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
Yani.. anlıyor musun.. mayıstı..
Seni o yüzden bağışladım!
Bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
Biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
Ne güzel çocukluktu
Büyük çocukluktu yaptık işte
Ne yapalım, iki ömür odamıza hapsediliriz, cezamızı çekeriz, kulaklarımızdan değil yüreklerimizden çeker
Öğretirler bize
Yetişkinler gibi sevimsizce aşık olmayı, ama
Sevgilim periler ölürken özür diler
Sevgilim..
Hatırla, sana bileklerimi, sana dizlerimi
Sana topuklarımı sundum
Hatırla senin gözlerin çokulusluydu
Ve usluydu gözlerin
Bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
Bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
Telaşlanır, ağlar
Adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
Talanım!
Artanım!
Eksik kalanım!
Yarım kalanım!
Nasıl yedirdim ihanetini kendime
O dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
Her şey ama her şey elele mayıstı
Seni o yüzden bağışladım!
Uzanıp topraktan çıkardın beni
Tozumu sildin, hohladın, parlattın
Ovdun ve okşadın beni
Çıktı içimdeki cin;
Ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
Affını diledin.
Mayıstı. Mecburdum. Seni o yüzden bağışladım!
Ah sevgilim
Nihayet
Oyun biter ve yırtılır kapanırken perde
Cin düşmüş dolunaylarda ben peri
şan, sen gül
yabani.
Sevgilim
Periler ölürken özür diler
Kimi aşklar bitmesi için yaşanır
Sen bunları hiç önemseme
Git gülümse başkalarına
Beni burkulmuş bırak
Beni ısırılmış
Beni emilmiş
Sevgilim söylesene
Seni ne ağlatır
Sevgilim
Söylesene
Söz kalbine dokunabilmek için
Daha hangi biçime bürünsün
Sevgilim ağlarsan kalbin olduğuna inanacağım
Söyle seni ne ağlatır
Söylesene seni ben niçin bağışladım
Yani bir ayrılık sonrası suçlamaları
İade edilen buz tutmuş armağanlar
İade edilen öpüşmeler, sevişmeler
Çok özlediğin birinin ölümünü duymak gibi aniden
Çekip giden bir sevgili
Çekip giden bir düş
Çekip giden bir sıfır
Sana uzatılan
İlk sahte çiçeğin peşinden
Koşarak giden sen
İhanet bir kent adı mıdır sandın sevgilim
Senden sonraydı
Gökyüzüne teslim oluyordu ayışığı
Ah senin zarif parmaklarına dolanmış kuğular,
Ve kalbi delik bir melek sabahlıyordu
Yeryüzünde
Ümit:kurugül! Ümit:aksigül!
Biliyorum kavgada bile söylenmez bu söz ama söyleyeceğim:
Seniseviyorum
Bir insan ne sır verebilirdi ki gölgesine
Dağlar dağlarına dürüsttür
Dağlar sularına alev içercesine dokunurdu
Dağlar dağlarına bir kez bağlandı mı kendi doruklarından mahşeri vurgunlar yerdi
Dumanıyla
İsiyle,
Dermanıyla
İniyle,
İnlenen ismime nakış gibi işlenen yazık fermanıyla
Kapına dayanan tanrı misafiri sevdam
Aşkımla belalanan dağım!
Dağlara adak adamış bir toprağın yangınıyım ben de!
Bakma!
Kumumda tuz var
Bu dağ kanayacak
Aşkında ihanet var
Kalbim dağlanacak
Kızma korkma kaçma acıma ağlama utanma unutma
Ama sakın unutma Seniseviyorum
Ama senin kulağına eğilip
Dağ diye fısıldayan bu dudak
Ya elinden ya ayağından
Ya eteğinden ya alnından
Öfkelenme: öpmeyecek,
Mutlaka çok isteyecek öpmeyi fakat
Öpmeyecek, sen istemedikçe.
Sadece bir hayalet nehir gibi fışkırıp
Dört nala kan olup akacak göğsüne
Öfkelenme: senin değil
Ölü bir meleğin göğsüne
Sevgilim ağlarsan
Göz yaşların hatırlayacak
Sen ne çok şeyi unutmuşsun
Sevgilim
Söylesene
Külün de yanışının ardından ne kalır geriye
Bu kez ağla sevgilim
Ağla ki benzeyesin o yitik benzersizliğine
1-hala benden söz ediyor musun?
2-unutmak ne mümkün
3-biliyorum
4-orada olacak mısın?
5-Korkarım ki başka şansım yok. Vücudumu dolaşan tenim bunu söylüyor. Ağrıyorum. Her şeyi yitirmişim meğer, bütün eski fotoğrafları attım.
6-Hissettim bir yerlere fırlatıldığımı
Orada olacak mısın?
Bu mektubu yırt at.
Sen istemezsen gitmezsin. Sen bana bunu yapmazsın. Biliyorum.
Beni hatırlatacak ne varsa yırt at. Kalbini ve tenini ve dudaklarını…
Sevgilim periler ölürken özür diler
Sevgilim.
