12/16/2010

God Bless

I prayed for the souls of sinners. May they be spared from lightning!

Smells of their lost souls... just keep it and sniff every day. They'll be glad, they'll be innocent. Say "rest in peace" and smile at their graves.
Mourn for the moon. Werewolfs are independent tonight. There is nobody to protect the graves.
They'll die again.

12/15/2010

Yazar Ne Yazar, Ne Yazmaz

Yazarların bir sorunu vardır ki onları yazar yapan da budur; ilham arayışları. Küçük bir ilham perisi ve onun küçük bir dokunuşu ile bir ağaca bakınca bile ilham bulabilirsiniz. Yazarların ilam perisinin kalemleri olduğunu düşünüyorum. Boş, beyaz bir kâğıt parçası kalemleri ile hayat bulur. Yazmak... yazar için engellenmesi imkânsız bir aşktır. Yazmak; elinde senin için değeri olmayan bir kalem ile kağıt üzerinde saklambaç oynamak değildir. Yazarların "yazmak" konusundaki görüşleri çok daha farklıdır. Yazarlara göre yazmak; kolları sıvayıp, kanınla doldurduğun mürekkebi ile değeri büyük kalemini kâğıt üstünde dans ettirmektir. Bir yazarın görevi ise kalemi, dansın ritmine göre hareket ettirmektir.

Aslında yazar da bir müzisyendir.

Kalp hizasındaki cepte taşır yazar kalemini, tek ve hep olmalıdır o kalem. Yazar, her bulduğu kalemle yazmaz yazılarını. Onun kalemi apayrıdır. Kalemidir onun yoldaşı, sırdaşı. Kılıcından keskindir. Kılıç acısı bir anlıktır; kalemin acısı ise onun mürekkebiyle imzalanmış bir ölüm belgesidir adeta. Kalemidir onun ailesi. Acılarını dindiren bir ağrı kesicidir. Sert bir ağrı kesici... kâğıdına indirdiği her darbede biraz daha yumuşar.

Sizler kendinizi yazısına kaptırmış bir yazar gördüğünüzde irkilirsiniz. Bir yazarın portresi farklıdır. Kararlı bir şekilde kâğıdın üzerinde gidip gelen ve iki parmağının arasında azimle tuttuğu kalemiyle kafasını her saniyede biraz daha dolmakta olan beyaz kâğıda eğmiş, çatık kaşlı, dikkatini tamamiyle yazısına vermiş asi bir insan portresi... işte o insan gerçek bir yazardır. Yazmaktan, dans ettirmekten ziyade yaşar onlar yazdıklarını. Tüm iradesiyle boş kâğıda meydan okuyan o iki çift göz asil bakar. Siz bu sahne karşısında ürperirken, o ruhen sizden ayrı bir dünyadadır.

Ve işte diğer bir mucize; yazarın hayal gücü.

Kimi zaman renkli, kimi zaman siyah-beyazdır yazarların bakış açıları. Av arayan vahşi bir hayvandan ziyade; ilham arayan bir hayalperesttirler. Sizler gözlerinizi görmek istemediklerinize kapatırken, onlar gözlerini dört açarlar. Konuyu en ince ayrıntısına kadar incelerler. Sıkılmadan. Bir yazarın araştırmacı ruhu da olmalıdır. Kalemlerinin indirdiği her darbeyle biraz daha hayat bulan o beyaz kâğıt, her şeyi kapsamalıdır. Yeniliklere açık, anılarına sadıktır yazar. Yaşadıklarıyla tecrübeli bir bakışı vardır. Acısını, hüznünü, içinde biriktirdiği her şeyi kâğıdıyla ve kalemiyle paylaşır. Siz bilmezsiniz; kalemleri bilir onların neler çektiklerini.

Duyguları onlarla kovalamaca oynarken tedbirli davranırlar. Kâğıt üzerinde oradan oraya koşan duygularını nasıl kontrol altına almalıdırlar? Kâğıt üzerinde amansızca dans eden bu itaatkâr kalemin ritmi kaybetmemesi gerekir. Yazar duygularını sona yönlendirir. Ve iki yüzü de dolu olan kâğıdın sonuna, çıkmaz sokağa geldi duygular. Kalem ritmik bir şekilde son cümlelerini yazıyor:

"Ebe sobe!"

Tanrı'nın Tuvali

Bir ressam görüyorum. Kafasında o meşhur ressam şapkası, kulağının arkasına sıkıştırdığı boya fırçası ve ellerinde kalmış boya lekeleri ile bir ressam olduğu hemen anlaşılıyor. Etrafı öyle detaylı, öyle ciddi inceliyor ki, insanlarda şüphe uyandırıyor. Bende uyandırmadığı o şüpheyi... Bana öyle geliyor ki o, her ressamın yaptığı gibi adını dünya koydukları tuvali inceliyor. Renklerini keşfediyor.

Siz sanırsınız ki ressamlık bir tuval üzerine iki karalama bir boya ile yaratılan eserin sahibi olmaktır. Oysa ressamlık bundan çok daha fazlasıdır. Bir ressam çizer, boyar, yaratır; bunun dışında ressamı tam anlamıyla ressam yapan diğer özelliği ise hayatın renklerini görebilmektir. Aslında her insan bir ressamdır. İster kendi hayatlarını olsun, ister başka bir hayatı olsun, insanlar hayatı renklendiren varlıklardır. Önemli olan tuvalin üzerindeki sahte boyalar değildir; asıl önemli olan tuvalin arkasındaki ilham kaynağıdır. Tuvalin önünün dolu olma sebebi ise ressamın tuvalin arkasındakini görmesidir.

Ressamlık daha siz küçük bir bebek iken başlar. Küçük bir bebeğin bile ilgisini çeker renkler. Bundan ötürü fıldır fıldır tarar etrafı o küçük, dünyaya yabancı, masum gözler: Dünya rengarenk. Ağaçlar, kuşlar, insanlar... bizim ressam ruhumuzu ortaya çıkarırlar.

Herhangi bir insan yapamaz; ama ressam yapar. Ressam tuvalini asla boş bırakmaz. Sizler hayatınızın siyah-beyaz karelerinden kaçarken, ressamlar siyahın ve beyazın da birer renk olduğunu düşünür. Ellerinde kalmış boya lekeleri ile dışarı çıkmaktan utanç duymazlar. Aksine, başları diktir. Tanrı'nın yarattığı bu nefes kesici resmi inceler; hüznü, mutluluğu, beraberliği, ayrılığı, aşkı ve tutkuyu biraraya toplayan... Belki biraz imrenme ile, belki biraz özlem ile... kaç ressamın harcı olabilecek bu resme... cebinden çıkardığı boya fırçasıyla bunu yapmanın ne kadar zor olacağını ölçercesine... Ellerinde kalmış boya lekelerine değecek bu gerçeğe...

Tuvalin arkasında ne olup bittiğini çok iyi bilen birinin eserine... peki ama bu resim nasıl olur da her şeyi en iyi şekilde gösterebilir? İçinde bulunduğumuz şu koca dünyanın aslında ne kadar küçük olduğunu gösteriyor bu resim. O küçük dünyada iyi kötü bunca insan beraber yaşıyor değil mi? Her ne kadar gittikçe korkunç bir hâl alsa da, bu dünyada birlikte yaşıyoruz.

Gözlerini kamaştıran bu tabloya bir kez daha bakar ressam. Ellerinde boya fırçalarıyla içlerinde kalan son imrenme kırıntılarını süpürürken o tuvale bakıyorlardır hâlâ. Bu efsanevi tuvale...

Tanrı'nın tuvaline.

Shame -> OUT

Umudumuz kadar kara mürekkebimiz ile satır aralarına gizlediğimiz isyânlarımız vardır bizim. İçimize dolmuş, her gün gözlerimizden boşalan isyânlarımız. Sustukça biriken, biriktikçe boğulan... göz yaşlarımızda boğulan... kelimelere sığmaz dediğimiz, iki satıra sıkıştırdığımız isyânlarımız vardır. Bir de içimizi dökebileceğimiz sadece iki şey vardır; kalemimiz ve kâğıdımız.

Akıcı yazmak için ağır şeyler yaşamak gerekirmiş. Her gün gözlerden kâğıda akan çok şeyi vardır bizlerin. Damarlarımızda akan kanımız gibi kalemin içine akıtırız mürekkebimizi. Cebimizden çıkardığımız hüzünlerle kumar oynarken, kazandığımız nekadar gülümseme varsa koyarız masaya. Ve ceplerimiz boş, çehrelerimiz silinik döneriz evlerimize.

Bilinçliyizdir; önce başlığı koyar, sonra yazarız yazımızı. Konudan sapmadan... sadık olduğumuz tek şeydir kalemimiz, kâğıdımız, konumuz...

"Kolumu kır, kalemimi kırma." derken biz, kalemimizin gözümüzün önünde iki ayrı parça hâline gelmesi gibi kâbuslar görürüz. Kalbimizdeki şehirleri sel almışken, küçük bir ilham tomurcuğu açar şehrimizin en kuytu bölgesinde. Göz yaşlarımız ile sular; kâğıdımızda yaşatırız.

Bir gün yine kumar masasındayızdır. Son bir umut diye inatlaşırken biz, rakibimizin aşk olduğunu görmüşüzdür. Elimizde avucumuzda hiçbir şey kalmamıştır. Eli bağlı, ortaya kâğıdımızı, kalemimizi koymuşuzdur. Onları da kaybettiğimiz vakit cebimizden bir kâğıt çıkarmış, yenilgiyi kabullenip kalan tek silahımız ile, kalbimiz ile kâğıdımıza son bir nişan almışızdır.

Hedefi onikiden vurmanın verdiği yeni bir gülümseme ile kapanır gözlerimiz. Evet, gözü açık gitmeyen bizler bunun verdiği tebessüm ile biraz daha direnç kazanırız. Direnç kazanmak ise artı bir puandır.

... derken bir bakmışız başladığımız yerde; huzurlu bir hastane odasındayız.
Doğru söylemeye yüzün olmadığından mı yalan söylüyorsun,
yoksa yalan(lar)a mı mahkumsun?
Elini kolunu sallayarak geziyordun,
"yalan beni alt edemez."

Sonsuzluk işareti ile kelepçelendin.

Yazık ki üşüyoruz.
Yalanların kar fırtınasında,
bir kalemi tutamıyor iki parmak.

Üç harfin de yararı yokmuş.

Rüzgâr seni bile uçaracak kadar sert,
kâğıdın ne yapacak?

Sıcak günlerden biriktirdiğimiz yorgan ipleri nasıl ısıtacak bizleri?
Kardan hayatlar, kârdan hayatlar bir yana...
Çocuklarımız ne olacak?

Şapkaları çıkarın,
nefesini içinizde hissettiğiniz aşk çikolatadan değerliydi aslında.

Bildiniz,
bizler sadece birer hiç olduk.

Hellwoman

John Lennon admits:
Woman I can hardly express, my mixed emotions at my thoughtlessness. After all I'm forever in your debt, and woman I will try to express. My inner feelings and thankfulness for showing me the meaning of success. Ooh, well, well. Woman I know you understand the little child inside of the man. Please remember my life is in your hands, and woman hold me close to your heart. However distant don't keep us apart after all it is written in the stars.

Woman please let me explain. I never meant to cause you sorrow or pain. So let me tell you again and again and again; I love you. Yes.

- I'm not the other girl like a fancy woman or The Other Boleny Girl. I can enamour men.

My Little Dead Man

Tırnak törpülerinizi bir kenara bırakın, hayatınızı bunlarla düzenleyemezsiniz. Ağzınızdan çıkacak tek bir söz, yolunuzu belirleyecektir. Düşünerek konuşmak, düşünerek davranmak olmalı tek hedefiniz. Eğer bunu başarabiliyorsanız, zaten bir geleceğiniz var demektir.

Düşünmeyenin geleceği yok mudur? Düşüncesizce yapılan ufacık bir hareketle bile hem kendisinin hem de başkasının hayatını karartan insanların geleceklerine gelecek derseniz, gelmeyecek. Ufak bir hareketleriyle birden fazla kişinin hayatını mahvetmek ile bir iş yapmış oluyorlar ise, yaptıkları tek iş zamanı bir anlığına durdurmaktır. O bir an geçtikten sonra zaten zamanın farkına varılmaz.

Cinayet, bir insanın kalbini durdurmaktan ibaret değildir. Onun yanında sevenlerinin de kalbini durdurmak, bir hayatı çöpe atmak demektir. Kullanılmamış bir kâğıdı buruşturup bir kenara fırlatmak gibi. Kendi çöplüğünde çürüyen bedenlerini seyrederken ruhun çektiği acı nedir, bilemeyiz.

Cenazesinde kafalarınızı öne eğip, ayakkabılarınızın burnunu seyredeceksiniz. Ve birer birer dökülecek göz yaşları gözlerinizden. O yaşlarla sulayacaksınız toprağını, çiçeklerini. Siz sevenleri... sizler onu yaşatacaksınız.

Onunla ölmenizi isteseydi, şu an size gülümsemezdi.

Erkek//

Aslında bildiğiniz iki kapı vardı ve siz onların hangi yollara açıldığını merak ediyordunuz. Gittikçe büyük bir hâl alan bu merakınıza yenik düşüp, önünüze çıkan ilk kapı koluna sarıldınız. Şöyle bir kafanızı uzattığınızda güzel geldi, aldandınız. Alnınızdaki yemini silmek için çok çabaladınız. Diğer kapıda ne olduğunu merak etmeye başladınız sonra. Kulaklarınızda çınlayan o kadın kahkahalarıyla avundunuz, onların koynunda -sözde- mutluluğu buldunuz. Sizi hazların alemine götüren iki kuruşluk kadınlar için bir süre sonra acı çeker oldunuz.

Çürümüş muz kabukları arasında uyandığınızda derin bir nefes aldınız. "Rüyaymış" derken çöplüğünüzde gülümsemekten hiç mi utanmadınız?

4/07/2010

Vagues D'espoir

Sevmek ayrı; aldatmak ayrı bir oyundu. Unutmak oyun kuralıydı ve kurallar çiğnenmek içindi. Acı çekmek kolay değildi fakat her an karşınızdaydı. Zoru başarmış bulunmaktayız. Alkış almak hakkımız.
Şükretmek gerekiyorsa buna; edeceğiz. Lakin küfretmemiz gerekiyorsa bunu seve seve yaparız. Ya biz acının eli bağlı mahkumlarıyız; ya da acı bize bir lütuf. Mutlu olmak gibi bir lüksümüz olsaydı, acıya küfredecek yüzümüz olurdu. Bize "ne hakla?" diye sorulduğunda vereceğimiz cevabı aylar öncesinden hazırlamak, olumsuz düşünmek değil midir?
Acı çekip, ağlayıp kendimizi avutabiliyorsak küfretmek değil şükretmek onaylanmıştır.
Kıvranan beynimizi düşünmeye zorlarsak lanetler yağdırdığımız şeyin sebebini anlarız. Keşkelerle boğduğumuz gururumuzu, suni tenefüsle kendine getiremeyeceğiz.

4/05/2010

Must Be In Business

Dans; iki kapılı bir şans olmalıydı. Dans ederken hayatı değil, sanki küçük bir dünyada dansı yaşarsın. Dans, bir hobiden, bir işten öte; bir gerçekti. Denilenleri duymadan müzikle yatıp kalkan dans.. Kıvrak bedenler aynı ya da farklı; fakat uyumlu bir şekilde hareket ederken hayat durmalı.

Dans; hayatın acı gerçeklerini içinde barındıran o kan kırmızı şarabı içenlerin yasıdır. Yeniden hayat bulmaya yüz tutmuş bedenler; en acımasız danslarını sergiliyor şimdi. Zafer kuyularına ip atmış ruhları, zaferi taşıyor kollarında. Kan damarlarından ılık ılık akarken, bitmek tükenmek bilmeyen azmin terlerini döküyorlar.

Kaybedenler jiletleri ele almışken, birde zafer dansı yapmakla meşgul onlar.

Dansla grev yaptılar, yas tuttular; dansla solmuş bir gülü canlandırdılar. Çığlıklar kulağa müzik gibi geliyorsa, dans başlasın!